“how happy is the blameless vestal’s lot

the world forgetting , by the world forgot

eternal sunshine of the spotless mind!

Each pray’r acceppted , and each wish resign’d”

Alexander Pope , Eloisa To Abelard *

Michel Gondry; Spike Jonze, David Fincher, Mark Romanek gibi klip yönetmenliğindeki başarısını film yönetmenliğinde de sürdüren, imgeleri hayal gücüyle harmanlayan önemli yönetmenlerden… Video-art dahisi klibal enfeksiyon yaratan insanlardan biri olarak Gondry’nin Escher’e olan hayranlığını, imza attığı birçok paradoks düşkünü klipte görmek mümkündür. Radiohead, Bjork, Kylie Minoque, Red Hot Chilli Peppers, Chemical Brothers, Rolling Stones, Gary Jules, Daft Punk, White Stripes, Beck gibi isimler klibini çektiği sanatçıların kabarık listesinden göze çarpanlar… Bjork’un “Joga” ya da “Army of Me” gibi şarkılarının klipleri, bize unutulması mümkün olmayan deneyimler sunar. Sürreal imgelere bolca rastlayabiliriz. Kafamız karışabilir. Onun kliplerinde, Bjork misali elimizde koca bir elmas oradan oraya koşturabiliriz; tıpkı Joel ve Clementine gibi…

Her klibi ayrı bir vaka analizi gerektiren Gondry, “Human Nature” adlı filmde yaptığı gibi Charlie Kaufman’la el ele vermiş ve seveni çok, görselliği göz alıcı bir film çıkartmış ortaya… Bu film, bilimkurgu romantik dram olarak kayıtlara geçmiş, beklenmedik bir ilgiye boğulmuş, herkesin sahiplenmek istediği, “Bir film keşfettim! Çok güzel izle. ” diyerek etrafa yaydığı hastalığı ve “hiç” kimsenin yaşam deneyimi; “Eternal Sunshine of the Spotless Mind” olarak adlandırılmış. Senaryoda imzası bulunanlardan biri ise Charlie Kaufman. Kaufman, “Tehlikeli Aklın İtirafları”, “Adaptation”, “John Malkovich Olmak” gibi önemli filmlerin senaristliğinden tanıdığımız ve “Charlie Kaufman olmak nasıl bir şey” demekten kendimizi alamadığımız, “Do Androids Dream of Electric Sheep”le Blade Runner dünyasının yaratıcısı, siberpunk dedesi olan ve gerçekliğin ne olduğunu sorgulayan Philip K.Dick referansı öykülerine sahip dahi… Bu filmde de en dibine kadar insanın gerçekliği sorgulamaktadır:

Bellek nasıl kaybolur veya kaybedilir?

Belleğin işleyişi sorularına göre yapılandırılan yaşam deneyiminin geri dönüşüm kutusuna atılan, ince elenip sık dokunmuş bir filmle karşı karşıyayız. Filmin 2005 yılı en iyi senaryo Oscar’ını da aldığını eklemek gerek. Eternal, bir resim albümü tasviri gibidir. Albümün sayfaları “Memento” gibi karmaşık kurgu esasıyla çevrilirken değişik biçimde açılır; sondan, baştan geriye, bir oradan bir buradan, hem oradan hem buradan, flashback ve flashforwardlar eşliğinde… Film başlar ve aynı noktada bitebilir, hikâye yeniden başlayabilir ve yeniden bitebilir. Ancak her şeyin başlangıcı, herkesin bir zaman deneyimleyip öğreneceği gözyaşlarının resmidir. Albümde bir şey arayıp bulma, yok etme isteği, vazgeçememe, bir resme bağımlılık, onu çöpe atma girişimleri, arada sırada istem dışı çöpe kayan bakışlar, vazgeçişler… Kısaca bir ana sığabilecek yaşam deneyimi. Arada açılıp bakılan ve atmaya çalıştığımız, yerine yenisini koyduğumuz, atarken iç acıtan resimlere öykünen resimsel anlatım filmi. Albümün sayfaları, filmin bir gün çektiği acıyı unutmaya çalışmasından dem vurur. En yakınınızdakini gün gelir görmezden gelirsiniz veya ilişki yaşanılan kişi artık yoldan geçerken karşılaştığınız geçmişin en yakını, şimdinin yabancısıdır. Bir çok insanın damarına bu noktada basan filmin bu kadar sevilmesinin nedenlerindendir biridir bu durum… İnsanın yabancılaşması, belleğin kaybolması, bellek evreninde şimdinin geçmişle ve geçmişin şimdiyle bütünleşme algısı, modern dünyanın getirileriyle Vian’ın günlerin köpüğü misali yaşanılan ortamın giderek daralması, nefes alamamaya başlayınca akciğerlerde çıkan nilüfer ve tüm bu düzenli kaosta daralan yaşama ait elden düşürülen yapboz parçaları; anılar, eşyalar, sevgililer ve diğerleri…

Filmin ismi Alexander Pope şiiri “Eloisa To Abelard”dan esinlenmiş ve Mary tarafından dile dökülen o dizelere öykünmüştür. Ayrıca “Eloisa ve Abelard”ın oyunu da yine Kaufman senaryosu “John Malkovich Olmak” filminde kuklaların sahnelediği oyundur.

Eloisa ve Abelard

Din bilimci, şair, filozof Abelard ve öğrencisi Heloise’in bir türlü kavuşamamasının hikâyesidir bu, yıllardır çoğu yazarı etkileyen … Hristiyanlık ahlakını tartışan Abelard, Paris’i büyük ölçüde etkiler. Heloise, Abelard’ın öğrencisi daha sonra da büyük aşkı olur. Çocukları olacağı için, evlilik statüsüyle durumu kurtarmak adına gizlice evlenirler ama yine de Heloise’in dayısı Abelard’ı hadım ettirir ve bunun sonucu olarak Abelard kendini dine verir. Yolları ayrılan çift rahip ve rahibe olarak ayrı manastırlarda yaşarlarsa da birbirlerine büyük bir aşkla bağlıdırlar. Abelard’ın düşmanları, düşüncelerini lanetlemek üzere mahkeme kurarlar. Abelard’ın eserleri bu mahkeme kararıyla kendisine yaktırılır. Bir kez daha hadım ettirilmiştir. Bu olaydan sonra bir manastır kurar ve adını “Sığınak” koyar, burada Heloise’le mektuplaşmaya başlarlar. **

Kendi kitaplarını yakması ve hadım ettirilmesi Joel’in beynini sildirmesi gibidir. Joel de kastrasyona uğramış, kendi elinde olmadan kendi eliyle anılarını onu o yapan şeyleri sildirmiştir.

“Bir tek yaşam biçimi tanırım ben; yaşam çok yönlü ama tektir. Tüm yönleriyle yaşanmıyorsa da yaşam değildir. ”

Ronald Duncan

Geçmiş ve geleceğin ayrımsız olduğu, zamanın zamansızlığının içinde dolanan yarılmış kişiliklerin boğuştuğu lekeli ve ışıksız bellekler… Filmin bir yerinde Joel doktora “Bu işlem beyine zarar verir mi? ” diye sorar. Doktor da bu işin kendisinin beyin zararı olduğunu söyler. Bellek zarar görerek kaybolur ve çıkış da karanlıktaki ışıkta; hatırlanmak istenmeyen en utanç verici anlarda, geriye atılmış anılarda aranır. Meta toplumunun tüketimin getirdiği haz, edilginleşme ile bellek zaten yavaş yavaş silinir. Bir de buna uyku imparatorluğuna alınabilecek reklamlar misali hayatlara karışan Lacuna gibi şirketler eklemlenir, evet Lacuna zorlamaz ama çok güzel gözüken prozium sunar; “Acılarınız hafiflemesin, bırakın biz sizin yerinize onları silelim.” İşte bu noktada yaşam, yaşam deneyimi olmaktan çıkar. Kişi koleksiyoncu kimliğinden feragat eder, anılarının koleksiyonculuğunu başkasına devreder.

“Old Boy”da hatırlanmayan tek bir olay bütün filmin öyküsünün kurulumuna neden olur. Her gün bir şeyler söyleriz ve onu bilinçaltına atabiliriz. Bir şeyler görüp unuturuz ama bir anı kaçırmak bile kendi çocukluğunun büyümesini izleyememek, olgunlaşamamaktır. Film, yaşam deneyimi kendi rızaları ve rızasızlıklarıyla alınan ve her şeye rağmen iyi ve kötü yanlarıyla aşk yaşayan ikiliyi konu ediniyor. Hollywood misali mükemmel bir aşk yok. Çünkü gerçekte böyle bir şey yok. Kurtarılmayı bekleyen kadın, beyaz atlı prens, kırmızı ayakkabılı prenses ters düz edilmiştir. Farklı olmaya çalışan kurtarılmayı bekleyen kadın ve adam var. Acı, nefret, ayrılık, sevgi vardır. Hiç kimse mükemmel değildir. Kendi tarihine, geçmişine sahip çıkamamanın verdiği yabancılaşma ve “Zamanla unutursun”a tekabül eden avuntu…

Film aslında distopyan bir bakış açışı sergilemekte… Ünsal Oskay’ın vurguladığı gibi distopya, Platon’a uzanır ve eskinin özlemini çeker. Geleceğe değil geçmişe bakar ve regresiftir. Burada da yaşanan gelecek değil aslında geçmiştir, filmin sonunda ikili geleceklerinde geçmişlerini yaşarlar. Ayrılacaklarını bilirler ama burada önemli nokta kanımca bir insanın elinden anıları alınırsa aslında replikanta dönüşmesidir. İnsan görünümünde estetize edilmiş insan kopyası… Estetize edilmiş yaşamın alçıdan replikaları, gerçek yaşam değil gerçeklik simülakrası… Clementine, filmin bir yerinde bu durumu çok güzel bir replikler yumağıyla aydınlatır. Küçükken “Clementine” adında çok çirkin bir bebeğinin olduğunu ve ona “Sen çirkin olamazsın, güzel ol” dediğini söyler. Hemen ardından o iç acıtan sözler dökülür ağzından;“Sanki onu değiştirebilirsem ben de değişecekmişim gibi…

Bu durum, “Blade Runner”daki barbie ya da vitrin mankenin kuşak atlamış insan replikası Pris’i akıllara getirmektedir. Ayrıca söylediği söz tam da doruk noktasıdır. Anıları değiştirmeye çalışarak veya onları silerek olduğu gibi görmeyerek, yani kendini hiçleştirerek kendini değiştiremez insan… Geçmişiyle barışık olması gerekir. Geçmişini kabullenen hatalarıyla onu kucaklayan bir film var karşımızda ama asla umutlu değil, mutlu son görünümünde aynı şeyleri yaşayacağını Gondry’nin başyapıt olarak nitelendirdiği “Groundhog Day” misali bilen ancak bilmesine rağmen “okay” diyen şimdinin yaşam kalıbındaki gelecekteki ya da geçmişteki bir çift…

“Vanilla Sky” ya da aslında “Open Your Eyes”da kurmaca hayat, satın alınan ve hatırlanamayan bir oyun, Eternal Sunshine of the Spotless Mind’da da yine karşımıza çıkıyor… Winterbottom’un “I Want You” adlı filminin başı ve sonundaki çuvalla atılan hayata benzettiğim çuvallara konulan geçmişi ve yine aynı sahnede duyduğumuz cümleyi de iliştirmeli;

“Bir hikayenin sonu başka bir hikayenin başlangıcıdır.”

Uzaktan bakıldığında filmin denediği yeni bir şey yok belki ya da güneş altında yeni bir şey yok. Kimilerine göre de yeni dönem karmaşık kurgu karakterizasyonunda bir aşk filmi… Ama bu film bir şeyler denemeye çalışıyor. Film aynı bellek üzerine yapılmış en iyi filmlerden biri olan Alain Resnais’in yönetmenliğinde Alain Robbe Grillet senaryosuna sahip “Geçen yıl Marienbad’da”da ve tabi ki diğer Resnais filmi “Hiroşima Sevgilim”de olduğu gibi bellek üzerine zorlayıcı hamleler yapıyor, gelecek geçmiş ayrımını törpülüyor ve zaman kavramı eksiyle artıyı birleştiriyor. Geçen yıl Hiroşima’da şimdiki zamanla geçmiş zamanı bir arada kullanıyor. “Geçen Yıl Marienbad’da”da belleği zorlayıcı sahneler, statüsü değişen heykeller, karakterler, gölgesiz nesneler ve daha bir çok çözmek için uğraşılan “Shining”den Barton Fink’e tanık olduğumuz belleğin koridorlarını hatırlamak gerek… “Eternal Sunshine of The Spotless Mind” da da Escher modeli belleğin koridorlarında, labirentlerinde koşturmaktayken Eternal’da da bilinçaltımıza aynı John Malkovich’deki gibi seyahat yapılıyor. Lotte ve Maxine, Joel ve Clementine olup geçmişe koşuyor ve belleğin kaybolması üzerine onu engellemeye çalışan teknikte yapılmış bir film karşımıza çıkıyor. Deneysel olarak nitelendirilmiyor ama denediği önemli bir şey bu…

“Unutkanlar şanslıdır çünkü hatalarının acısını çekmezler.” F.W. Nietszche

Filmi özetleyen en güzel metafor ise arabanın vuruk kısmıdır. Filmin başında arabanın yan tarafı vuruktur ve Joel durumu anlayamaz. Yandaki arabanın park ederken yaptığını düşünür oysa ki o, Clementine’ın gidişinde arabesk tabiriyle kalbindeki vuruk; Joel’i terk ederken gördüğümüz daha önceki bir kazadan kalmadır. Hayatımıza dair en kötüleri olarak düşündüğümüz anları silmeye kalkarsak mutlaka güzel olanları da beraberinde sileceğimiz vurgulanmaktadır. Arabadaki vuruk kısmı hatırlamaması ise filmin en ironik kısmıdır.

“Life is a state of mind” Being There

Yaşamın algılamak istediğimiz gibi olduğunu vurgulayan bu söz de aslında buradaki karakterlerin, John Malkovich olup başkalarının hayatlarını yaşayan replikantlar haline gelerek anılarını silmeleri için uygundur.Yaşamı algılamak istedikleri gibi yaşamaya çalışırlar, yaşadıkları gibi değil. Kendileri için tehlikeli akıllarının itiraflarını bir kasete doldururlar. “Truman Show”daki hayatın benzetimidir, anıları olmayan, bellekleri silinmiş, çitten atlayan elektrik koyunları sayan ya da düşleme olasılığı olan elektrik koyunlar… “Okay” ise karşı koymaya karşı çaresizlikle kabulleniş vazgeçmemekle birleşmiş, “demek ki androidler elektrik koyun düşleyebilirmiş” dedirten hatırlamamanın verdiği acıya karşı direniş…Deneysel bir yaşamdır yaşadıkları , kendi deneyimlerini silen ve tekrar yaşayan distopik replikantların kendileri hariç herhangi biri olma çabaları… Ama Nietzscheci bir bengi dönüşle hayatı yaşarlar.En başından sonunda kadar döngüsel, aynı olan hayat… Geleceğin karanlığı bugünle ve dünle birleştirilmiştir. Ancak filmin ileriye dönük değil de kendini geçmişte bırakması çok doğru bir yaklaşım olarak gözükmemektedir. Bugün aslında dün müydü?

The Korgis’ten Beck’e seyahat;filmin tema şarkısı her şeyi açıklar;
“Everybody’s gotta learn sometime” Zamansa bir Tindersticks albümü açıp geçmişle şimdiyi bütünlemek zamanıdır ama geçmişte John Malkovich Olmak’taki gibi belleğe hapsolmadan, içeride emilmeden; ilerideki şarkıları daha iyi seçebilmek için… “Eternal Sunshine of The Spotless Mind” için çalınan şarkı ise;

Tindersticks – Can We Start Again?

Aytaç Özge 

* “Eternal Sunshine of The Spotless Mind”da Lacuna inc.’de .çalışan hafızası silinen bireylerden ve çalışanlarından Mary, Doktor Mierzwiak Joel’in haritada sapmasını düzeltmeye çalışırken alıntı yapar.Aynı diyalog içerisinde geçen diğer bir alıntı yine yazımda kullanacağım Nietzsche sözüdür.
** “Abelard ve Heloise;Mektuplar”, Oyunlaştıran Ronald Duncan, Çeviri Zeynep Avcı, Mitos Boyut Yayınları, 1996, İstanbul, Önsöz

Kaynak: Bu yazı www.sinemadefteri.com sitesinde 2006 yılında yayınlanmıştır.

Leave a Reply

Your email address will not be published.