Antonioni’nin boşluk hissiyatından sinemanın büyüsüne açılan Cannes 2009

Fransa’nın güneyinde kırmızı halılarla süslenen bir kent… Dünyanın dört bir yanından gelen hikâyeler, yavaş yavaş sokaklarını sarmaya başlıyor. Plajlarında boy göstermeye çalışan uzun ince keşfedilmeyenlerin umudunda dünyaca ünlü yönetmenleri, oyuncuları, yapımcı ve dağıtımcıları ağırlamaya başlıyor. Pek çok hikâye farklı dillerde aynı anda konuşmaya başlıyor sanki… İki hafta sonra bir kadın, karanlık bir odada festivalin hikâyesini sondan geriye doğru sarmaya başlıyor:“Cannes Film Festivali, Jan Kounen’in yarışma dışı ‘Coco Chanel et Igor Stravinsky’ adlı filminin gösterimiyle sona erdi.”

Kırmızı halıdan Altın Palmiye’ye…

Cannes Film Festivali’nin 62’ncisi, 13-24 Mayıs 2009’da düzenlendi. 24 Mayıs gecesi Altın Palmiye Ödülü, The White Ribbon filmiyle rahatsız seyirlerin efendisi Avusturyalı yönetmen Michael Haneke’ye gitti. Michael Haneke, 2001’de gerçekleştirilen Cannes Film Festivali’nde “The Piano Teacher” filmiyle, Jüri Büyük Ödülü’nün kazanmıştı. Nasyonel sosyalizmin köklerini bir okuldaki kuralları sorgulayarak peliküle döken Haneke, “Beyaz Kurdele” adlı siyah beyaz filmiyle büyük ödülü aldı. 62’nci Cannes Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü ise “A Prophet” filmiyle Jacques Audiar’a verildi. “A Prophet” festivaldeki gösteriminde katılımcılardan büyük ilgi gördü.

62’nci Film Festivali Altın Palmiye Ödülü’nü alan Haneke dışında diğer adaylar, sinemanın dâhileriydi. Bu dahiler arasında kimlik bunalımlarını bazen onunla konuşarak not eden bir İspanyol, kadının piyanoya dokunuşuna şairane bir anlatım sunan ve geçmişinde Altın Palmiye’nin altında güneşlenen Yeni Zelanda’dan bir kadın, geçen yıllarını Marienbad’da arayarak zamansız bir belleğin koridorlarında dolanan bir Fransız ve Danimarka’nın bağrından kopan antiliğiyle ünlü bir rahatsız vardı. Bu kahramanlara politik duruşuyla ünlü bir İngiliz, loş bir tünelde geri dönülmez sancıyı çeken Fransız, aşkı farklı tellerde dokuyan bir Tayvanlı, ucuz romanların şiddetini yaşayan bir Amerikalı da eşlik etti.

Bir perde kapanırken bu yıl global krizden nasibini alan ancak büyük ödül aday kadrosuna “o ne bolluk öyle” dedirten festivalde Altın Palmiye adayları bu yönetmenler arasında kimler yoktu ki; “Broken Embraces” filmiyle Pedro Almodovar, “Bright Star” filmiyle Jane Campion, “Taking Woodstock” filmiyle Ang Lee, “Looking for Eric” ile Ken Loach, “Thirst” filmiyle Park Chan-Wook, “Antichrist” filmiyle Lars von Trier,”Wild Grass” ile Alain Resnais, “Inglourious Basterds” ile Quentin Tarantino, “Fish Tank” filmiyle Andrea Arnold, “Enter the Void” ile Gaspar Noe, “A Prophet” ile Jacques Audiard, “Vincere” filmiyle Marco Bellocchio, “Map of the Sounds of Tokyo” filmiyle Isabel Coixet, “Spring Fever” ile Lou Ye, “The Time That Remains” ile Elia Süleyman, “In the Beginning” filmiyle Xavier Giannoli, “Face” ile Tsai Ming-Liang, “Kinatay” ile Brillante Mendoza, “Vengeance” ile Johnnie To.

“En İyi Yönetmen” ödülünü, evlenmek için kabul ettiği işin öldürme üzerine olduğunu öğrenen bir adamın hikâyesini anlatan “Kinatay” isimli filmiyle Filipinli yönetmen Brillante Mendoza aldı. “Jüri Özel Ödülü” İngiliz yönetmen Andrea Arnold’un “Fish Tank” isimli filmi ile Güney Koreli yönetmen Park Chan-wook`un, “Thirst” adlı filmine verildi. Lou Ye’nin “Spring Fever” adlı filmi, Çin’de yasaklanıp resmi izini olmaksızın festivale katıldı. İki evli eşcinselin hikâyesini konu alan film, cesur sahneleriyle festivalde dikkat çekmesinin yanında “En iyi Senaryo” ödülünü de aldı.

“Brad Pitt’le Angelina Jolie vardı, onlara ne oldu” konusu kırmızı halıda magazinsel boyutuyla aşıla dursun Brad Pitt’in Diane Kruger’la oynadığı bir grup Yahudinin Nazi Almanyası’nda üst düzey kişilere saldırılarını konu edinen Tarantino filmi “Inglourious Basterds”, Cannes’te tam takım boy gösterdi. Hostel’in yönetmeni ve Tarantino’nun dizinin dibi Eli Roth’un da oyuncu kadrosunda yer aldığı film, festivalde Christoph Waltz’a “En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü kazandırdı. “En İyi Kadın Oyuncu Ödülü” ise Lars Von Trier’in “Antichrist” filmindeki performansıyla başarılarına yenilerini ekleyen Charlotte Gainsbourg’a verildi. Fransız aktris Isebelle Huppert’ın jüri başkanlığını yaptığı festivalde Dario’dan olma aktris doğma Asia Argento ile birlikte Türkiye’den Nuri Bilge Ceylan da jüri üyeleri arasında yer aldı. “Hiroşima Sevgilim”le akıllara kazınan Alain Resnais ise bu yılki festivalde 62’nci Yıl Özel Ödülü’nü alırken bir filmin yapımında emeği geçen kişilere ait olduğunu gösterircesine emeği geçenleri ayağa kaldırmasıyla dikkat çekti. “Altın Palmiye Kısa Film” Ödülü ise “Arena” filmiyle Joao Salaviza’ya gitti.

Geceyarısı Sam Raimi’den sorulur!

Festival, sondan başa doğru ilerlerken bu bolluk toplumundan tüketim toplumuna geçen sinemaseverleri birçok filmle buluşturdu. “The Evil Dead” ile bir döneme korku salan serici kişilik Sam Raimi’nin “Drag Me To Hell” filmi, Cannes’ta “Geceyarısı Gösterimi”nde yer aldı. Kırmızı halının kırmızılı kadınları Sophie Marceu ve Monica Belluci’nin oynadığı Marina de Van yönetmenliğindeki “Don’t Look Back” filmi, gecenin bir yarısı gösteriminde görücüye çıkarken bir diğer gece Stéphane Aubier ve Vincent Patar’dan “A Town Called Panic” adlı film gösterildi.

Kahve molasında festivalin afişine bakan bir kadın, kendini Antonioni karakteri olarak hissederken görüldü…

Festivalin afişi Michelangelo Antonioni’nin “L’avventura”sından esinlenilerek Annick Durban tarafından yapıldı. Filmde görünen imajın ötesinde boşluk hissiyatının farkına varıldığı anlardan Monica ve Gabrielle’in Lea Massari’yi ararken bir arkadaşlarının yerinde ara verdikleri sahneye öykünen posterle, gizemli bir kadının sinemanın büyüsüne bakışının temsili vurgulandı. Martin Scorsesse’nin onur konuğu olduğu klasikler bölümünde ise afiş ilhamı Antonioni, “L’avventura” tekrar alkışları toplarken Sergio Leone’den “Once Upon a Time … The Revolution”, Lucino Visconti’den “Senso”, Joseph Losey’den “Accident”, Pietro Germi’den “The Birds, The Bees and the Italians”, Jean Luc Godard ‘dan “Pierrot Le Fou” gibi pek çok klasik tekrar hafızalara kazındı. Yarışma dışı filmlerde Alejandro Amenabar’dan “Agora” ve Terry Gilliam’dan “The Imaginarium of Doctor Parnassus” dikkat çekti. Özel gösterimde ise “Eternal Sunshine of the Spotless Mind”ın yönetmeni Michael Gondry’nin “The Thorn In the Heart” adlı filmi sinemaseverlerle buluştu. İki kez Altın Palmiye alan Jean-Pierre ve Luc Dardenne kardeşler, festival kapsamında “Master Class” dersi verdi. Festivalde 32 sinema salonunda 12 günde toplam 1004 film gösterildi.

Görüntüyü Yönetenin Gözünden Cannes

Cannes’e geri sararken festivalde Short Film Corner’da yer alan “Forget Me Not/ Unutma” ve “Recycle Diaries/ Geri Dönüşüm Günlüğü” adlı kısa filmlerin Görüntü Yönetmeni Barış Özbiçer, fikirlerini Reset Magazine ile paylaştı. 2007 yapımı “İyi Seneler Londra” adlı uzun metraj filmin de görüntü yönetmenliğini yapmış olan Özbiçer, Cannes Film Festivali ve festivalde yer alan filmler hakkındaki görüşlerini aktardı:

Aytaç Özge Öndeş: Cannes Film Festivali’ne daha önce katıldınız mı? Bu sene katılmanızın amaçları nelerdi?

Barış Özbiçer: İlk defa katıldım. Benim görüntü yönetmenliğini yaptığım, Pelin Aytemiz’in yönettiği “Forget Me Not / Unutma” ve Efe Conker yönetmenliğindeki “Recycle Diaries / Geri Dönüşüm Günlüğü ” adlı kısa filmler Short Film Corner’a seçildi. Bu filmlerden “Forget Me Not / Unutma”nın aynı zamanda ortak yapımcılarından biri olduğum için filmin tanıtımını yapmak amacıyla bulunmak istedim Cannes Film Festivali’nde…

Aytaç Özge Öndeş: Bu kısa filmleri bize anlatır mısınız? Kısa filmlerin Cannes’teki hikâyesi nedir?

Barış Özbiçer: “For Get Me Not/ Unutma”, kendi fotoğraflarını çekmeyi saplantı haline getirmiş Leyla Çiftçımaz’ın ve eski, sahipsiz fotoğrafları toplayan yaşlı ve bilge antikacı Koper Kırıkkanat’ın kısa hikâyesi. Leyla, ne zaman kendi polaroid fotoğrafını çekse görüntü belirdiğinde tanımadığı insanların portreleriyle karşılaşır. Bu fotoğrafların bir kısmı rastlantı eseri Koper Bey’in eline geçer. Yaşlı antikacı o fotoğraflardaki karakterlerden birini çok yakından tanımaktadır.

“Forget me not / Unutma”, eski fotoğraflardaki ölüm temasını irdeliyor ve ilhamını Fransız Filozof Roland Barthes’ın mehşur kitabı Camera Lucinda’dan alıyor. “Recycle Diaries / Geri Dönüşüm Günlüğü” ise gündelik hayatımızda pek önemsemediğimiz cansız bir obje olan taşın yolculuğunu anlatan bir kısa film.

Unutma / Forget me not from Baris Ozbicer on Vimeo.

Birçok festival ve dağıtımcı ile irtibat haline geçme şansımız oldu. İlk defa bu kadar kapsamlı bir organizasyona katılma şansım oldu. Bu sayede film yaptıktan sonraki aşamaları deneyimledik. Bir filmi sadece çekmek yeterli olmuyor, onu ne kadar tanıttığınız ve nasıl pazarladığınız da son derece önemli. Cannes’ta geçirdiğimiz süre boyunca bütün ülke stantlarını gezip filmimizle ilgileneceğini düşündüğümüz insanlarla irtibat kurmaya çalıştık. Yorucu ama son derece keyifliydi.

Aytaç Özge Öndeş: Bu sene Cannes’in atmosferi nasıldı? Size göre artıları ve eksileriyle festivali nasıl değerlendirirsiniz?

Barış Özbiçer: Muazzam bir atmosfer. İnsanının hayatında en azından bir defa deneyimlemesi gereken bir etkinlik bence… Sinema yapmayı ve izlemeyi seven on binlerce insanla aynı ortamda bulunmak harika bir duygu. Festivalin, büyük perdede gösterilen birkaç kısa filmin İngilizce altyazısı olmaması dışında bir eksiği yoktu bence…

Aytaç Özge Öndeş: Festivalde kaç film izlediniz? Beğendiğiniz filmler hangileriydi?

Barış Özbiçer: Yaklaşık 9 uzun metraj 30’a yakında kısa film izledim. Romanya yapımı “Politist, Adjectiv”, Amerikan yapımı “Precious”, İran yapımı “Whisper with the Wind”, Danimarka yapımı “Antichrist”, İspanyol Yapımı “Los Abrazos Rotos”, Amerikan Yapımı ” Inglourious Basterds ” izlediklerim içinde beğendiğim uzun metrajlı filmlerdi. Hırvat Yapımı “Tulum”, Yeni Zelanda Yapımı “Six Dolar Fifty Man” ve Hollanda Yapımı “Missen” beğendiğim kısa metrajlı filmlerdi. İşi gücü bırakıp bütün filmleri izlemek çok isterdim… Kaliteli, yüksek standartlara sahip sinemalarda film izlemek haz veriyor insana… Bu sefer olmadı umarım bir başka sefere…

Aytaç Özge Öndeş: Eklemek istedikleriniz var mı?

Barış Özbiçer: Ülkemizde birçok kısa filmci kendi gayretleriyle film yapmaya çalışıyor. Büyük bir çoğunluğu da maalesef okul bitirme projesi olmaktan öteye gidemiyor. Aslında sinema endüstrisinin temel taşlarından olan kısa filmlerin hem özel sektör hem de devlet tarafından daha çok önemsenmesini ve desteklenmesini ümit ediyorum. Nitelikli bir film yapmak için finansal destek çok önemli. Senaryonuz ne kadar iyi olursa olsun bir filmi belirli standartların üzerinde çekemiyorsanız dikkat çekmeniz pek mümkün olmuyor. Dünyanın birçok yerinden Short Film Corner’a filmi seçilmiş genç sinemacılar Cannes Film Festivali’ne geliyor ve vizyonlarını geliştirme şansı buluyor. Birçoğu bunu sponsorlukla başarıyor. Bizim de aynı şekilde genç sinemacılarımıza sahip çıkıp bir takım imkânlar yaratmamız ve kendilerini geliştirme şansı bulacakları bu ve benzeri ortamlarda var olmalarını sağlamamız, Türk Sineması’nın geleceği açısından büyük önem taşıyor.

Altın Palmiye’ye yakından bakmak…

Kendi hikâyesini 1939’da İkinci Dünya Savaşı nedeniyle başlatamayan Cannes Film Festivali, kapılarını 1946 yılında açtı. O günden bugüne pek çok önemli ismi ödüllendirerek bir çok ustaya ev sahipliği yaptı. Cannes’te Altın Palmiye( Palme d’OR) 1955 yılında verilmeye başlandı. Bundan önceki yıllarda Büyük Jüri Ödülü (Grand Prix) verilirken 1964’e kadar büyük ödül Altın Palmiye olarak verildi. 1964’ten 1975’e kadar tekrar Grand Prix’e dönen festival en sonunda büyük ödül olarak Altın Palmiye ile günümüze kadar bir çok yönetmenin filmini ödüllendirdi. Grand Prix de ikinci büyük ödül olarak Büyük Jüri Ödülü değişimi yaşadı. Ayrıca 1968’de 68 olayları sebebiyle ödül verilmedi.

Altın Palmiye Ödüllü Filmler ve Yönetmenleri (1955-2009)

1955 Marty Delbert Mann ( Palme d’OR)
1956 The Silent World- Jacques Yves Costeau, Louis Malle ( Palme d’Or)
1957 Friendly Persuasion- William Wyler ( Palme d’Or)
1958 The Cranes Are Flying- Mikhail Kalatozov ( Palme d’Or)
1959 Black Orpheus- Marcel Camus ( Palme d’Or)
1960 La Dolce Vita- Frederico Fellini ( Palme d’Or)
1961 The Long Absence- Henri Colpi ( Palme d’Or)
Viridiana- Luis Bunuel ( Palme d’Or)
1962 The Given World- Anselmo Duarte ( Palme d’Or)
1963 The Leopard- Luchino Visconti ( Palme d’Or)
1964 The Umbrellas of Cherbourg- Jacques Demy (Grand Prix)
1965 The Knack… and How To Get It – Richard Lester ( Grand Prix)
1966 A Man and A Woman- Claude Lelouch ( Grand Prix)
The Birds, The Bees and Italians- Pietro Germi ( Grand Prix)
1967 Blow Up – Michelangelo Antonioni (Grand Prix)
1969 If- Lindsay Anderson ( Grand Prix)
1970 MASH- Robert Altman (Grand Prix)
1971 The Go- Between- Joseph Losey (Grand Prix)
1972 The Working Class Goes To Heaven – Elio Petri (Grand Prix)
The Mattei Affair- Francesco Rosi (Grand Prix)
1973 The Hireling- Alan Bridges (Grand Prix)
Scarecrow- Jerry Schatzberg (Grand Prix)
1974 The Conversation- Francis Ford Coppola (Grand Prix)
1975 Chronicle of the Years of Fire- Mohammed Hamina (Palme d’Or)
1976 Taxi Driver – Martin Scorsesse (Palme d’Or)
1977 Padre Padrone- Paolo ve Vittorio Taviani (Palme d’Or)
1978 The Tree of Wooden Clogs- Ermanno Olmi (Palme d’Or)
1979 Apocalypse Now- Francis Ford Coppola (Palme d’Or)
The Tin Drum – Volker Schlöndorff (Palme d’Or)
1980 All That Jazz- Bob Fosse (Palme d’Or)
Kagemusha – Akira Kurosawa (Palme d’Or)
1981 Man of Iron- Andrzej Wajda (Palme d’Or)
1982 Missing- Costa Gavras (Palme d’Or)
Yol- Yılmaz Güney, Şerif Gören (Palme d’Or)
1983 The Ballad of Narayama- Shohei Imamura (Palme d’Or)
1984 Paris Texas- Wim Wenders (Palme d’Or)
1985 When Father Was Away on Business- Emir Kusturica (Palme d’Or)
1986 The Mission- Roland Joffe (Palme d’Or)
1987 Under the Sun of Satan- Maurice Piallat (Palme d’Or)
1988 Pelle the Conqueror- Bille August (Palme d’Or)
1989 Sex, Lies and Videotape- Steven Soderbergh (Palme d’Or)
1990 Wild at Heart- David Lynch (Palme d’Or)
1991 Barton Fink- Joel ve Ethan Cohen (Palme d’Or)
1992 The Best Intentions- Bille August (Palme d’Or)
1993 Farewell My Concubine- Chen Kaige (Palme d’Or)
The Piano- Jane Campion (Palme d’Or)
1994 Pulp Fiction- Quentin Tarantino (Palme d’Or)
1995 Underground- Emir Kusturica (Palme d’Or)
1996 Secret and Lies- Mike Leigh (Palme d’Or)
1997 The Eel- Shohei Imamura (Palme d’Or)
Taste of Cheery- Abbas Kiarostami (Palme d’Or)
1998 Eternity and a Day- Theo Angelopaulos (Palme d’Or)
1999 Rosetta- Luc ve Jean Pierre Dardenne (Palme d’Or)
2000 Dancer in the Dark- Lars Von Trier (Palme d’Or)
2001 The Son’s Room- Nanni Moretti (Palme d’Or)
2002 The Pianist- Roman Polanski (Palme d’Or)
2003 Elephant- Gus Van Sant (Palme d’Or)
2004 Fahrenheit 9/11- Michael Moore (Palme d’Or)
2005 The Child- Luc ve Jean Pierre Dardenne (Palme d’Or)
2006 The Wind That Shakes the Barley- Ken Loach (Palme d’Or)
2007 4 Months, 3 Weeks and 2 Days- Christian Mingiu (Palme d’Or)
2008 The Class- Laurent Cantet (Palme d’Or)
2009 The White Ribbon- Michael Haneke (Palme d’Or)

Fransa’nın güneyinde kırmızı halılarla süslenen bir kent… Sokaklar boşalıyor ve aradan bir yıl geçmiş, farkına varılmadan yeniden kalabalıklaşıyor. “Synedoche, New York” misali yönetmenler, “Öl” diyor, Cannes Film Festivali ilk kez bir animasyonla perdesini açıyor: “UP”!

Aytaç Özge Öndeş

Kaynak: Reset Magazine

Yayın Tarihi: Haziran, 2009

Leave a Reply

Your email address will not be published.